Cama ilk çarptığında Nisan ayıydı. Güneşli, ılık bir gün… Seyyar dondurmacının üzeri dondurma külâhı resimleriyle süslü beyaz minibüsü ile, iki yüz yıllık İskoç halk şarkısı “Yeşil Kollar”ı çalarak mahalleye geldiği, yaz mevsimini açtığı ilk gün… Güneş cama vuruyordu, ağaçlara ayna olmuştu. Çiçeklenmiş dalların yansımasını görünce camdan ileriye yol var sandığın yorumunu yaptı herkes. Ve herkes ilâve etti: “Kuş beyinli…”

Türkçe adını bilmiyordum. İngilizce adını çocuklardan öğrendim: Robin… Sözlük “Kızıl gerdan kuşu” karşılığını yazmış. Ne kadar uzun isim?! Ben memlekette böyle bir kuş adı duymadım. Böyle kuş adı olur mu? Biz kumru, güvercin, serçe, sığırcak, karga filan biliriz. Gerçi bizde de “kuyruk kaldıran kuş” vardır. Çayırın üzerinde gezinirken ince kuyruğunu hoplatır durur. Kuyruk kaldıran kuş olur da “kızıl gerdan kuşu” olmaz mı? Yalnız bizim memlekette yoksun herhalde ki, sözlük devam etmiş: “Amerika’ya mahsus kızıl göğüslü bir çeşit ardıç kuşu.”

Fırtına bulutu rengi tüylerle örtülüydü her yanın, sadece göğsüne alev kırmızısı bir renk vurulmuştu. Adını o kırmızı renkten alıyordun.

Ertesi gün güneş hiç yüzünü göstermedi. Cam ağaçlara ayna olmamıştı. Sen yine cama çarptın. “Öyleyse camda ağaçların suretini gördüğünden değil” dediler. Bu defa yeni yorumlar getirildi:

“Saçakta yavrusu mu kaldı acaba?”

“Camda kendini görüyor, hüsnüne vuruldu.”

“Hayır, cama vuruldu!”

“Bence  intihar etmek istiyor.”

“Zehirli bir ot mu yedi acaba? Başı döndü.”

“Bir kısmeti haber veriyor olabilir.”

Yorumlar değişti ama son hüküm değişmedi: “Kuş beyinli!”

Camın hep aynı yerine, saçağa yakın köşesine çarpıyordun. Pencerenin hemen önündeki kayısı ağacına konuyor, gözlerinle nişan alıp alıp cama hamle yapıyordun. Saat tuttum, on dakikayı geçmiyordu iki hamlen arasındaki süre.

Sabahları senin gövdenin camda çıkardığı sesle uyanmaya başladık. Küçücük gövden ne büyük ses çıkarıyordu ki evin her yanından duyuluyordu. Akşam hava kararana kadar mesâine devam ediyordun. Yemekten içmekten de mi kesilmiştin?

Senin cama vuruşlarının bize bir zararı yoktu, ilk günler bir çeşni oldun hayatımızda ama sonra garip bir rahatsızlık duymaya başladık. Ev halkı olarak senin derdine deva bulamamanın sıkıntısı belki. Saçakta mahsur kalmış yavru olup olmadığını kontrol ettik, yoktu. Kısmetin kontrolü nasıl yapılacaktı? Kısmeti bekleme odasına aldık.

Cama vurmaman için aklımıza gelen her yolu denedik. Önce hep açık duran perdeyi kapadık. Aklımız sıra camın saydamlığını perdeledik. Olmadı. Çarpmayı âdet edindiğin köşeye kocaman fotoğraflar yapıştırdık. Ürkesin diye kâh bir at resmi, kâh bir dinozor resmi. Küçük oğlum, yatarken başucuna yatırdığı peluş aslan yavrusunu getirdi koydu. Bana mısın, demedin.

Senin derdine deva olamamaktan ötürü rahatsızdık ama aramızda bir yakınlık da doğmuştu. “Bizim kuş” olmuştun. Türkçe adını bilemediğim bizim kuş…

Sen çarptıkça benim bir tarafım acıyordu. O küçücük gövde bu kadar sert vuruşlarla incinmiyor muydu?

Kapalı bir yerde olup da cama hamle yapıyor olsan hürriyetine kanat çırpıyorsun diyeceğim ama, zaten hür göğün altında olan sensin.

Kuş dili bilseydim sana bu camın mahiyetini anlatırdım. Bu vuruşlarının beyhûdeliğini anlatırdım. Küçücük gövdenle bu camı delip geçemeyeceğini, kendini harabedeceğini anlatırdım. “Camın ardındaki dünya sana göre değil!” derdim. “Her tarafı kapalı bir oda, koyu renk kâğıt kaplı duvarlar, kitaplar, defterler, bilgisayar, televizyon, telefon, faks… Cümle insan icadı. Ne yapacaksın içerde? Bir damlacık yeşillik yok içerde… Gökyüzü yok! Biz insanoğlu ağaçlar arasında hür maviliklere doğru uçamadığımız için, bu eksiğimizi böyle oyuncaklarla örtbas etmeye çalışıyor, avunuyoruz.”

Kuş dili bilseydim…

Kuş dili bilseydim, zaten sen de bana cama neden vurup durduğunu anlatırdın. Belki hiç aklımıza gelmeyen bir sebep vardı.

Yoksa gerçekten kendini harabetmek mi istiyorsun? Şaka yollu söylenen “Bu kuş intihar etmek istiyor” lâfı doğru mu yoksa?

Sen bizim memleketteki kuşları bilmezsin. Meselâ, bülbülü… Şiire, şarkıya en çok konu olan kuştur bülbül. Şairler ağaçkakanı yahut saksağanı mısralarına sokmaz. Peki, neden bülbül? Bülbül güle âşıktır. Gül yüz vermez, naz eder. Bülbül gülün aşkıyla inledikçe inler, birbirinden yanık nağmelerle ilân-ı aşk eder durur. Bülbülün ötüşü ümitsiz aşkının feryadıdır. Ne dersin? Biraz gürültücü bir âşık imiş değil mi? Zaten bu gürültücülüğünden ötürü, ortalığı ayağa kaldırmasından, cümle âleme derdini bağıra bağıra anlatmasından ötürü onu kınayanlar da vardır. “Seninki gerçek aşk değildir” diyenler de vardır. “Sen yaygaracının tekisin” diyenler de vardır. Onlara göre gerçek aşk pervânenin muma olan aşkıdır. Küçücük bir kelebektir pervâne. Hiç sesi soluğu çıkmadan mumun etrafında şevkle döner de döner, sonra aşkının şiddetinden atlayıverir mumun kucağına, ışığın bedeninde erir gider. “Ey seher vakti öten kuş!” der Molla Câmi, bülbüle, “Aşkı pervâneden öğren, o yanmışın canı gitti, sesi çıkmadı.”

Lâf aramızda, murad “aşk”tır, gerisi teferruattır.

Senin de bülbülünkine yahut pervâneninkine benzeyen bir derdin mi var? Kendini camın koynunda helâk etmek mi istiyorsun? Hoş, bülbül feryat eder durur ama aşkı için kendini helâk ettiğini de duymadık. Hani bir şarkı vardır:

Feryâdın ile gülşeni birbirine kattın,

Kes nâle-i dil-sûzunu, pek uzattın!

 

Halbuki pervâne uzatmaz!

Gülün nazlı olduğuna şüphe yok, amma bana sorarsan, bülbülün de canı tatlıdır.

Bahçede akşam güneşi rengi sarmaşık gülleri, öğle güneşi rengi kadifeler var. Yoksa onlardan birine gönül verdin de karşılıksız kalan aşkının acısını mı çıkarıyorsun?

Öyle ya, aşk bülbülün inhisarında mıdır? Kızıl gerdan kuşu âşık olamaz mı?

“Camda kendini gördü de kendine mi âşık oldu acaba?” demişti tahmin yürütenlerden biri. Kuş değildir amma “nergis” diye bir çiçek açar su kıyılarında. Rastlamışsındır mutlaka. Bir zamanlar “Narkissos” isimli yakışıklı bir delikanlı imiş. Gölde kendi aksini görüp âşık olmuş, bakarken bakarken düşüp boğulmuş. Onun göle düştüğü yerde bir çiçek açmış, “nergis” demişler adına. Nergis çiçeğinin yüzü hep suya dönük olurmuş. Kendini seyredermiş öylece. Efsane böyle diyor. İster inan, ister inanma!

Ben inanmıyorum, yine de severim bu masalı. Masaldan daha zararsız ne kaldı dünyada?

Günler birbirini kovalıyor, sen hiç aksatmadan cama çarpmaya devam ediyordun. Ağaçlar pembe-beyaz çiçeklerini döktü, yapraklarla donandı. Beyaz minibüslü dondurmacı “Yeşil Kollar”ı çalarak her akşamüstü mahalleye geliyordu. Çocuklara hitabeden bir dondurma arabasında iki yüz yıllık İskoç şarkısı çalmanın hikmeti ne diye düşünüyordum. Sonunda dondurmacının İskoç kökenli olduğuna karar verdim.

Eve gelen her misafire tanıttık seni. Her gelen pencereye yanaşıp cama hamle harekâtını bir süre seyretti. Hiç kimse inandırıcı bir açıklama getiremedi. Ciddî açıklamalar yapamayınca işi lâtifeye döktük. “Kendini camdan cama vurup uçar âvâre kuş…” diyerek mısralar söyledik. “Pencereden kuş uçtu, yandı yürek tutuştu” türküsünü hatırladık. Bazı misafirler aralarında konuştular:

“Bu gidişle beyni sulanacak bunun.”

“Sulanacak kadar beyni var mı?”

“Kuş beyinli!”

Öyle kızıyordum ki onlara? Sen, sebep ne olursa olsun, bizim penceremize çarpıyordun, hem de benim çalışma odamın camına… Aileden biri olmuştun, “bizim kuş”tun artık; namusun, haysiyetin bizden sorulurdu, kimse sana ters lâf söyleyemezdi.

Ama söylüyorlardı. Misafirdirler diye sesimi çıkaramıyordum.

Biri dedi ki:

“Robin değil mi bu? Türkçe’de bu kuşa nar bülbülü derler.”

Nar bülbülü… Nar bülbülü mü? Bu yeni bilgi benim için çok şaşırtıcı oldu. Seni de mi bülbül ailesine sokmuştuk? Kulağa pek hoş gelen bir isim nar bülbülü, ama sevmedim. Bülbüle kızgınlığım var bu ara.

“Memlekette var mı bu kuştan?”

“Var tabiî… Olmaz olur mu? Bizim oralarda görmüşümdür ben.”

Sözlükler de yanılırmış!

 

Aradan dört ay geçti. Yaz sonuna yaklaşıyorduk. Havalar serinlemeye yüz tutmuştu. Bu mevsimde dükkânlarda çiçek soğanları satılmaya başlar. Nergis, lâle, zerrin cinsi ilkbahar çiçeklerinin soğanı sonbaharda toprağa gömülüyor. Kışı toprağın altında geçiren yumrular, bahardaki büyük doğuma hazırlanıyor. Bir torba nergis soğanı aldım, kuşların yıkanma havuzunun çevresine gömdüm. Bahçede, nergise yakıştırdığım en sulu yer orası. Küçük, yuvarlak havuzun ayağını çıkartıp gövdesini toprağa oturttum ki nergisin boyunca olsun. Baksın dursun suyun çehresine…

Dört ay, hergün, bıkmadan usanmadan, yorulmadan cama küçücük bedenini vurdun, vurdun. Nasıl dayandın onca darbeye bilmem! Bu nasıl bir dava idi? Bu nasıl bir dert idi? Hemcinslerin sere serpe uçarken senin gözün camdan başka yeri görmedi. Nihayet bir gün ikindi vakti her zamankinden şiddetli bir çarpma sesi duyduk. Cama koştuğumuzda çimenlerin üzerinde yatıyordun. Dışarı çıkıp başına çöktüm. Ağzın biraz açık, minik pençelerin kasılmış, cansız uzanmıştın. Sonunda kendini harabetmiştin işte. Helâk etmiştin. Camın koynunda son nefesini verdin. İstediğin bu muydu?

Birden, irkildim. Gözlerime inanamadım… Göğsünün altındaki kırmızı renk solup gitmişti. Kırmızı gerdanlı kuş değildin artık. Göğsün sarı ile beyaz arası kesilmişti. Yoksa canın o kırmızı renkteydi de canınla beraber renk de mi uçup gitti? Senin de murâdın aşk idiyse pervâne kadar sessiz olamadın ama bülbül gibi de bağırıp çağırmadın. Kendini camlara vura vura canını verdin. Kuş dili bilseydim bütün bunları anlayacaktım.

Neden bülbüle yakıştırmışız ki aşkı? Ortalığı ayağa kaldırmaktan başka şey yapmayan bülbüle…

Rengi uçup giden, solup sararan göğsüne baktım kaldım… Türkçe adı kızıl gerdan mı, nar bülbülü mü, bilemediğim kuş.. Derdini bilemediğim kuş… İkiyüz yıllık İskoç halk şarkısı çalan dondurma arabası köşebaşına gelmişti. Çocuklara seslendim.

Çocuklar sana küçük bir cenaze merasimi yaptılar. Bahçenin uzak bir köşesine, iki sene önce diktiğimiz salkım söğüdün altına gömdüler. Ertesi gün hep cama vurmanı bekledim. Kulağım o sesi aradı. Evin bir ferdi eksilmiş gibiydi. Kaç sabah, senin cama vurmaya başladığın saatte uyandım, uyku mahmurluğuyla bir an cama vurduğunu sandım. Sonra yokluğuna alıştım. Lâkin o dört aylık harekâtın muamma olarak kaldı. Neydi gayen? Aklından geçenler neydi? Neydi, bilmiyorum amma bana öyle geldi ki, senin ölümünle dünya bir Mecnûn’u daha kaybetti!

Her ne ise, sırrın ile, derdin ile beraber bahçenin bir köşesinde salkım söğüdün dibinde yatıyorsun. Arasıra işte böyle, gözüm dalar, yattığın yere bakarım. Gelecek bahar toprağından alev kırmızısı göbekli, taç yaprakları fırtına bulutu rengi bir çiçek yükselmeyeceğini kim söyleyebilir?

Nergise de hiç soran olmadı ki, işin aslını…

(1998)

Sorry, the comment form is closed at this time.

 
© 2012 Ayşe Göktürk Tunceroğlu Suffusion theme by Sayontan Sinha